Açık Gazete'de Özdeş Özbay, Sumud Filosu katılımcılarından Görkem Duru, Ukraynalı Andriy Movchan, Arjantinli Monica Schlotthauer ve Ezequiel Peressini ile İsrail baskınında alıkonulma süreçlerini, filonun dayanışma hattını ve Gazze’ye uzanan yolculuğun tanıklıklarını konuşuyorlar.
Özdeş Özbay: Evet, Açık Gazete devam ediyor. Şu anda dört konuğumuz var; Sumud Filosu’ndan dört kişi yanımızda. Görkem Duru’yu hatırlayacaksınızdır; Görkem’le, Sumud Filosu’na katıldığı ilk gün İtalya’dan bağlanmış ve bir söyleşi yapma fırsatı bulmuştuk. Her gün devam ederiz diye umuyorduk ama hem filonun kendi yoğunluğu vardı, hem de zaten “Perşembe sabahı yeniden bağlanırız” diyorduk. Ancak Çarşamba gecesi İsrail tarafından alıkonulan isimlerden biri oldu. Şimdi ise yeniden bizimle birlikte.
Onun dışında, filoya katılan Ukraynalı aktivist Andriy Movchan bizimle. Ayrıca Arjantin’den iki aktivist daha konuğumuz: Monica Schlotthauer — aynı zamanda filodaki tek milletvekili, Arjantin Parlamentosu üyesi — ve Ezequiel Peressini.
Görkem Duru: Sosyalist Sol.
Ö.Ö.: Tamam, Arjantin Sosyalist Sol Parti milletvekili. Ayrıca yine Arjantin’den Ezequiel Peressini de konuğumuz. Şimdi sırasıyla kendileriyle kısa söyleşiler gerçekleştireceğiz.
Önce Görkem, seninle başlayalım. Pazartesi sabahı filonun durumunu, yolculuğun nasıl geçtiğini konuşmak istiyorduk ancak gelişmeler çok farklı bir noktaya evrildi. O yüzden doğrudan İsrail’in müdahalesini soralım: Nasıl bir müdahale gerçekleşti? Ardından senin Türkiye’ye gönderilme sürecin nasıl oldu?
G.D.: Açıkçası Çarşamba akşamı saat 19:30 – 20:00 civarında önce drone’lar tepemizde dolaşmaya başladı. Ardından jammer’larla gemilerin bağlantısını kestiler. İlk etapta yaklaşık 12 gemiyle iletişimimiz koptu; radyoları jamlediler.
Bizim zaten hazırlık sürecinde oluşturduğumuz drone protokollerimiz ve müdahale protokollerimiz vardı. Hemen drone protokolünü devreye soktuk. Bu da tepemizde dolaşan drone’ları raporlama süreciydi ancak ana gemi Safa ile iletişimimiz kesildikten sonra hızlı bir şekilde alıkonulma prosedürüne geçtik. O noktada da etrafa dikkatli bakmak ve müdahaleye hazır olmak gerekiyor.
Akşam 20:00'den yaklaşık 23:00 – 23:30'a kadar iki büyük savaş gemisi sürekli ışıklarla bizi taciz etti. Aradan hızlı botlar ve hücum botları geçerek baskı kurdular. En azından benim bulunduğum gemiye gece 23:15 gibi bir bot yaklaşmaya başladı, sonra geri çekildi. 23:30 civarında ise gemiye çıktılar. Ardından hepimizi alıkoydular — aslında alıkoymadılar, kaçırdılar.

Ö.Ö.: Siz o sırada zaten iletişimi kaybetmiş durumdaydınız galiba yani askerlerin ilk hangi gemiye çıktığına dair net bir bilginiz yoktu, öyle mi?
G.D.: Maalesef yok. Zaten büyük ihtimalle birden fazla hücum botu aynı anda farklı gemilere müdahale ediyordu.
Şunu da özellikle belirtmek önemli: Biz uluslararası sulardaydık. En azından benim bulunduğum gemi, Yunanistan karasularına yaklaşık 15 – 20 deniz mili uzaklıktaydı. Biraz daha ilerleyebilsek Yunan karasularına sığınabilecektik.
Tabii burada şunu da belirtmek gerekiyor: Bu operasyon Yunanistan’ın bilgisi dışında yapılmadı.
Ö.Ö.: İsrail ilk kez bu kadar yakın yani neredeyse Avrupa’nın ortası sayılabilecek bir noktada müdahalede bulunuyor. Daha önce müdahaleler genellikle Kıbrıs sonrasında, Gazze’ye yakın açık sularda gerçekleşiyordu. Bu kez ise operasyon çok daha farklı bir bölgede yapıldı.
G.D.: Filo organizasyonunda aslında sürekli “Turuncu Bölge”yi konuşuyoruz. Girit’i ve ardından Kıbrıs’ı geçtikten sonra bu bölgeye giriyorsunuz. O noktadan sonra drone’larla taciz artıyor, jammer’larla iletişimin kesilmesi sıklaşıyor ve müdahale — yani interception — ihtimali çok daha yakın hale geliyor. Ama bu kez gerçekten bizim de beklemediğimiz kadar erken bir müdahale oldu. Gazze’ye neredeyse 600 deniz mili mesafedeydik. Tabii bunu sonradan öğrendik; o sırada takip etme şansımız çok yoktu. Ancak daha sonra Yunanistan sahil güvenliğine ait botların da bölgede olduğunu öğrendik. Sözde “gözlem yapmak” için oradalarmış. Herhalde bizim kaçırılmamızı gözlemlemek için bulunuyorlardı.
Zaten sonrasında kaçırılan 180 kişiyi Cuma sabahı teslim aldılar. Gemiye çıktıktan sonra hepimizi ters kelepçelediler, hücum botlarına bindirdiler ve bizim için inşa ettikleri “yüzen hapishane”ye götürdüler.
Ö.Ö.: Beş filodaki aktivistleri yani herkesi tek bir askeri donanma gemisine topladılar.
G.D.: Aynen. Büyük ihtimalle o yapıyı ya biz yola çıkmadan önce ya da gemiler İspanya’dan hareket ettikten hemen sonra inşa etmişlerdi çünkü kaynak kokuları hâlâ çok tazeydi.
Üç konteynerden oluşan bir hapishaneydi. Katılımcılar bu konteynerlarda tutuluyordu ama her biri yaklaşık 45 kişi aldığı için, toplamda 181 kişi olduğumuzdan bazılarımız dışarıda kalmak zorunda kaldı. Biz Çarşamba gecesi oraya götürüldük ve Cuma sabahına kadar orada tutulduk. Daha içeri girer girmez işkence, hakaret ve kötü muamele başladı.
İlk etapta saatlerce diz üstünde, başlarımız yere eğik şekilde bekletildik. Arada tekme, tokat, küfür… Sürekli bir yerden bir yere sürüklüyorlardı. 15 dakika bir yerde tutup sonra kaldırıyor, başka yere götürüp yeniden çöktürüyorlardı. Yeterince eğilmezsen sırtına bastırıyor, kolunu kıvırıyorlardı. Sonrasında pasaportlarımıza el koyup bizi konteyner hapishanelere gönderdiler.
Orada da iki yanımızda silahlar üzerimize doğrultulmuş şekilde bekletildik. Bu muamele kişiden kişiye değişiyordu; bilinçli bir seçimden çok tamamen rastgele gibiydi. Örneğin benim montuma ve üzerimdeki bazı kıyafetlere el koydular, beni sadece tişörtle bıraktılar. Açık havada olduğumuz için aslında sürekli hipotermi yaşatmaya çalışıyorlardı. Gece soğukta, gündüz ise güneşin altında bekletiliyorduk.
Ben avluda yatmak zorunda kaldım. Daha yaşlı katılımcıları konteynerlara yerleştirdik ama orada da herkes dip dibe yatıyordu. Dışarıda kalanlar ise yerde, ince bir matın üzerinde uyumaya çalışıyordu. Gece 03:30 – 04:00 civarıydı sanırım — çünkü zamanla bağımızı tamamen koparmışlardı, sadece tahmin edebiliyorduk — sabahın ayazında alt taraftan su basıp hepimizi sırılsıklam uyandırdılar.
Ö.Ö.: Konteynerların içine su basarak insanları uyandırdıklarından söz ediliyor.
G.D.: Yok, avluda yatanlara. Avluda yatanların üzerine su basıyorlardı. Tabii konteynerlar zaten dolu olduğu için içeri girme şansınız da olmuyor. Sırılsıklam halde dışarıda kalmak zorundasınız; güneşin doğmasını ve biraz kuruyabilmeyi bekliyorsunuz.
Yemek diye verdikleri şey ise sadece ekmekti. Onu da yeterli miktarda vermiyorlardı; herkes ekmekleri bölüşmek zorunda kalıyordu. Suyu da bazen üzerimize döküyorlardı, bazen de içebilmemiz için veriyorlardı.

Bir de “sayım” adı altında uyguladıkları ayrı bir işkence yöntemi vardı. Günde bir-iki kez sayıma geliyorlardı. O sırada konteynerların kapılarını kapatıyorlardı; zaten tek kişinin sığabileceği kadar küçük bir kapı vardı ve kapandığında içeride hava almak neredeyse imkânsız hale geliyordu. Sonra katılımcıları tek tek dışarı çıkarıp diz üstünde yarım saat, kırk beş dakika kadar bekletiyorlardı. Direnenleri itip kakıyor, şiddet uyguluyorlardı.

Özellikle Saif ve Thiago hedef alındı çünkü onlar aynı zamanda Küresel Sumud Filosu'nun uluslararası yürütme komitesindeydiler. Özellikle Saif’e yönelik müdahaleler çok daha sertti. Perşembe akşamı onu bulunduğumuz yerden aldılar; götürürlerken de darp ettiler. Biz doğrudan darbı görmedik ama seslerini duyabiliyorduk.
Ö.Ö.: Kendisi Filistinli aynı zamanda.
G.D.: Evet, aynı zamanda Filistinli.
Ö.Ö.: Dolayısıyla bundan dolayı ekstra bir risk altında aslında.
G.D.: Aynen öyle. Saif’i başka bir odaya çekip darp ettiler. Biz darbın kendisini görmedik ama seslerini duyabiliyorduk. Daha sonra konteynerlardan çıkabildiğimizde bütün katılımcılar sloganlarla bir eylem başlattık; arkadaşlarımızın geri getirilmesini istiyorduk. O gece böyle geçti.
Sabah, sanırım 05:00 – 06:00 civarında, gün doğarken tekrar içeri girdiler. Biz yeniden “Arkadaşlarımızı serbest bırakın!” diye slogan atmaya başlayınca, bu kez insanları teker teker darp ederek götürmeye başladılar. Önce Thiago’yu aldılar; onu da Saif’in tutulduğu yere götürdüler.
Ö.Ö.: Az evvel yayına girmeden önce seninle konuşuyorduk; Thiago da aslında Filistin’e ulaşmak için düzenlenen çeşitli kampanyalara dokuzuncu kez katılan biri. Dolayısıyla İsrail’in bir numaralı hedeflerinden biri hâline gelmiş durumda tabii.
G.D.: Tabii oradaki temel hedef büyük ihtimalle şuydu: Bu kadar erken müdahale etmelerinin yani Gazze’ye 600 deniz mili uzaklıktayken operasyon düzenlemelerinin nedeni, Saif ve Thiago’yu alıp filoyu dağıtabilmekti. Muhtemelen “Gazze’ye hiç yaklaşmadan bu insanları geri döndürebilir miyiz?” diye düşündüler ama bunu başaramayacaklar.

Ö.Ö.: Aslında buradan ikinci soruya da geçebiliriz. Şu anda filodaki gemilerin yaklaşık 20–21 tanesine bir şekilde el konuldu ancak geri kalan gemiler Yunanistan karasularına girmeyi başardı; İsrail onları oraya kadar takip etmedi. Dolayısıyla bir anlamda kurtuldular ve yollarına devam edeceklerini de söylüyorlar.
Seninle daha önce yaptığımız konuşmada filoya yeni katılımlar olmasını beklediğinizi söylemiştin. Senin ardından Greenpeace’in gemisi Arctic Sunrise’den Barış da yayına bağlanmış ve Akdeniz’in farklı noktalarından yeni katılımların yolda olduğunu aktarmıştı.
Şimdi filonun mevcut durumu nedir? Gazze’ye doğru yolculuk bundan sonra nasıl devam edecek?
G.D.: Zaten biz yolculuğa devam edebilseydik Cuma günü başlayacak ve birkaç gün sürecek bir fırtına bekliyorduk. Bu yüzden Girit civarına yanaşıp gemileri fırtınadan korumayı planlıyorduk.
İspanya ve İtalya’dan toplam 55 gemi hareket etmişti. Yolda bir gemi arızalandığı için sayı 54’e düştü. Bunların 22’sine el konuldu. Geri kalan gemiler ise Yunan karasularına girmeyi başardı.
Bizi kaçırdıkları gemilerden bazılarını batırdılar, bazılarını ise açık denizde terk ettiler. Açıkta bırakılan gemileri kurtarmaya çalışıyoruz; bazılarını kurtarabildik ama onların da kıyıya çekilip onarılması gerekiyor.
Şu anda kaçabilen ve kurtulabilen gemiler Girit açıklarına kadar ulaşabildi ancak Yunanistan hükümeti gemilerin limana yanaşmasına ya da insanların karaya çıkmasına izin vermiyor. Gemiler hâlâ açık denizde bekletiliyor.
Ö.Ö.: Şu anda demir atmış durumdalar ama özellikle yaklaşan fırtına koşulları düşünüldüğünde, aslında çok da güvenli bir yerde bekletilmiyorlar.
G.D.: Aynı zamanda Yunanistan hükümetinin biz alıkonulurken gösterdiği işbirliği, şu anda geride kalan gemileri de tehdit altında bırakıyor. Bir yandan da yaklaşan fırtına nedeniyle ciddi bir risk söz konusu. Gemiler demirli halde bekliyor ve bunlar sonuçta çok büyük gemiler değil; fırtınaya ne kadar dayanabilecekleri ayrı bir mesele. Bazılarında zaten küçük teknik sorunlar oluşmuş durumda ve bunların onarılması gerekiyor.
Öte yandan Türkiye’de, Marmaris’te yeni hazırlıklar sürüyor. Yeni gemiler hazırlanıyor. Başka limanlarda da benzer hazırlıklar var.
Bizim hedefimiz şu: Yola 55 gemiyle çıkmıştık, 22’si alıkonuldu ama yeniden 55 gemilik bir filoya ulaşarak tekrar yola çıkmak istiyoruz. Bu da biraz fırtınanın dinmesi ve gemilerin yeniden hazırlanmasına bağlı. Ardından filo, ablukayı kırmak, soykırımı durdurmak ve işgale son verilmesi çağrısını büyütmek için yeniden Gazze’ye doğru hareket edecek.
Ö.Ö.: Evet, zaten önümüzdeki günlerde bu meseleler biraz daha netleştiğinde seninle yeniden ayrıntılı konuşma fırsatı buluruz.

Şimdi buradan Ukrayna’dan filoya katılan — daha doğrusu Ukraynalı olan diyelim — ve bir süredir sanırım İspanya’da yaşayan Andriy Movchan’a geçelim. Tekrar hoş geldin Andriy. Bildiğiniz gibi şu anda dünyada üç büyük sıcak savaş bölgesi var. Bunlardan biri sizin geldiğiniz yer olan Ukrayna. Diğeri, İsrail’in saldırıları altındaki Filistin ve Lübnan. Üçüncüsü ise İran.
Siz zaten bir savaş bölgesinden geliyorsunuz. Ukrayna yıllardır Rusya’nın işgali altında ve şimdi siz de İsrail saldırısı altındaki Filistin’e doğru yola çıkan Sumud Filosu’na katıldınız. Bu filo sizin için kişisel olarak ne ifade ediyor? Ayrıca bu farklı savaş bölgeleri arasında nasıl bir bağlantı görüyorsunuz?
Andriy Movchan: Geçen yıl Eylül ayında Sumud Filosu’nu ilk gördüğümde, burada olmam gerektiğine ve Ukrayna’nın da bir ülke olarak bu harekette temsil edilmesi gerektiğine karar verdim ve işte buradayız. Görevimizi yerine getirdik.
Ö.Ö.: Yani ilk filoda Ukrayna vatandaşı yok muydu?
A.M.: Tüm o eski Sovyet coğrafyasından sadece Litvanya'dan bir temsilci vardı. Aslında bu yıl Ukrayna’nın temsil edilmesi ve eski Sovyet coğrafyasından Filistin’le dayanışmanın öncülerinden biri olmak benim için gurur verici bir durumdu.
Ö.Ö.: Bu harika.
A.M.: Kendi savaşımızın içinde boğuşuyor olsak da diğer ezilen halklarla ve ezilen uluslarla dayanışma içinde olmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu görevde üç temel hedefimiz vardı. Heyetimiz resmî bir heyet değildi ama kendimizi Ukraynalı temsilciler gibi görüyorduk.
İlk hedefimiz, filodaki diğer katılımcılar gibi Gazze ablukasını kırmak, Filistin’le dayanışma göstermek ve Filistin’in özgürlüğüne yönelik siyasi hedefleri daha da yakınlaştırmaktı. Bu zaten oldukça açık bir hedefti. Ama bizim için mesele yalnızca kuşatmayı kırmak değildi; aynı zamanda hem Ukrayna’da, hem de dünyanın geri kalanında bu çatışmaya dair önyargıları ve cehaleti kırmak istiyorduk.
Öncelikle Ukrayna toplumundaki güçlü önyargıları aşmayı hedefledik. Ne yazık ki İsrail propagandası Ukrayna’da oldukça etkili çünkü bildiğiniz gibi İsrail nüfusunun önemli bir kısmı Rusça konuşuyor ve bize doğrudan hitap edebiliyorlar. Ukrayna iki dilli bir ülke; hepimiz Rusça konuşabiliyor ve anlayabiliyoruz. Bu yüzden İsrail’deki Rusça konuşan çevrelerin Ukrayna toplumuna doğrudan seslenebilmesi mümkün oluyor.
Ö.Ö.: Ukrayna'da ciddi sayıda Yahudi de var tabii bir yandan.
A.M.: Evet, bu da ülkemizde bu çatışmanın yanlış anlaşılmasının nedenlerinden biri çünkü hepimizin İsrail’e taşınmış arkadaşları, eski komşuları ya da eski sınıf arkadaşları var ve sürekli onların sesini duyuyoruz. İnsanlar genellikle kişisel olarak tanıdıkları insanlara güvenme eğiliminde oluyor; bu da bütün ülkeler için geçerli aslında.
Bu yüzden Ukrayna’da çoğu zaman hikâyenin yalnızca tek bir tarafı biliniyor. Oysa ortada bir de Filistin toplumu var ve onlar bize çok uzak. Arada kültürel bir mesafe ve başka pek çok engel bulunuyor. Bu nedenle bizim için, bu çatışmada ezilen tarafın Filistin halkı olduğunu ve gerçeğin işgalcinin değil, işgal edilenin tarafında bulunduğunu göstermek çok önemliydi.
Ukrayna’nın bağımsızlığı ve egemenliği için işgale karşı uluslararası hukuk çerçevesinde verdiği mücadeleyle Filistin arasında paralellikler kurmak istedik. Elbette birçok fark var ama her durumda önemli olan ezilenlerin ve mağdurların yanında durmak.
Dahası, bence Ukrayna için — hem bir devlet, hem de bir ulus olarak — dünyanın her yerinde küçük ve savunmasız ulusları, nükleer silaha sahip olmayan halkları koruyan uluslararası hukuk ilkelerini savunmaya devam etmek çok önemli. Bu standartların evrensel biçimde uygulanması gerekiyor. Dünyanın diğer bölgeleri tarafından anlaşılmamızın tek yolu da bu.
Ama bu klişelerin bir de diğer yüzü var: Bizim toplumumuz İsrail propagandasından etkilenirken, küresel güneyde ise Filistin’in haklı mücadelesini destekleyen insanların otomatik olarak Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşını da desteklemesi gerektiğini savunan Rus propagandası etkili oluyor. Özellikle Güneydoğu’da Rus propagandası çok güçlü. “Eğer Filistin’i destekliyorsanız, Rusya’yı da desteklemelisiniz” gibi bir anlayış yayılıyor.

Biz ise şunu göstermek istedik: Hayır. Biz Filistin’in yanındayız ve Ukraynalılar olarak yalnızca kendimiz için dayanışma talep etmiyoruz. Aynı zamanda bizimkine benzer, hatta belki daha da trajik koşullarda yaşayan diğer halklarla da dayanışma gösterebiliriz. Bence bu, dünyanın geri kalanına verilen çok güçlü bir mesaj.
Ö.Ö.: Aynen öyle. Putin ve özellikle Rus milliyetçileri savaşın hemen başında Ukrayna’yı tanımadıklarını söylüyordu. O toprakların aslında Rusya’ya ait olduğunu, Ukrayna’nın ise yapay ya da uydurma bir ulus olduğunu iddia ediyorlardı.
Bu söylem, İsrail’in Filistinlilere yönelik kullandığı dile de oldukça benziyor. “Filistinli diye bir halk yok, Filistin diye bir yer yok; bunların hepsi sahte, o topraklar bize ait” diyorlar. Yani aslında bu iki emperyal güç çok benzer bir söylem kullanıyor. Emperyal güç derken, esas olarak Rusya ve ABD'yi kastediyorum ama İsrail de bölgesel bir sömürgeci devlet olarak Filistinlilere karşı benzer bir yaklaşım sergiliyor. Bu nedenle iki savaş arasında bazı önemli paralellikler olduğunu düşünüyorum.
A.M.: Gerçekten ben de şahsen İsrail’in ve Rusya’nın yaptıkları arasında pek çok benzerlik ve paralellik görüyorum. Dünyada birçok çatışma, sınır anlaşmazlığı ve toprak ihtilafı var ama bugün başka ülkelerin topraklarını doğrudan ilhak etmeye çalışan çok az devlet bulunuyor. Bunun nedeni, bu toprakların kendilerine ait olduğuna güçlü biçimde inanmaları ve her iki durumda da çok eski, tarihsel mitlere dayanan anlatılar kullanılıyor. İsrail örneğinde kamuoyuna sürekli şu fikir sunuluyor: “3000 yıl önce, 2000 yıl önce burası bizimdi; o halde bu topraklar bize Tanrı tarafından vaat edildi.” Rusya örneğinde ise Putin, “1000 yıllık Rus devleti” söylemine ve Kiev’in Rus medeniyetinin beşiği olduğuna atıfta bulunuyor. Orta Çağ el yazmalarını referans gösteriyor. Böylece bu tarihsel anlatılar, onlar için uluslararası hukuktan daha güçlü bir meşruiyet kaynağı haline geliyor.
Oysa uluslararası hukuk yalnızca yaklaşık 80 yıllık; II. Dünya Savaşı sonrasında şekillendi. Bu yüzden onların gözünde uluslararası hukuk, Orta Çağ anlatıları ya da “Tanrı’nın vaadi” gibi iddiaların yanında önemsiz görülüyor. Dolayısıyla her iki işgal de büyük ölçüde ideolojik gerekçelerle yürütülüyor.
Ö.Ö.: Aynen öyle. Peki, çok teşekkürler. Sizi filoda görmekten büyük mutluluk duyduk; ayrıca Apaçık Radyo’da sizinle tanışmış olmaktan da çok memnunuz.
Şimdi Monica Schlotthauer ile konuşacağız. Kendisi Arjantin’den filoya katılan tek milletvekili; Sosyalist Sol Parti’den ve Sumud Filosu’na katıldı. Sorumu şöyle yöneltmek istiyorum: Arjantin, Latin Amerika’da en büyük Yahudi nüfuslarından birine sahip ülkelerden biri. Dolayısıyla orada çok farklı bir kamuoyu ve propaganda ortamı olduğunu düşünebiliriz. Üstelik ülkenin lideri Javier Milei’nin de açık biçimde İsrail yanlısı olduğunu biliyoruz. Bu nedenle şunu sormak isterim: Siz neden bu filoya katılma kararı aldınız? Ve bir diğer soru da şu: Önceki filolarda Avrupa’dan ve dünyanın farklı yerlerinden çok sayıda milletvekili vardı ancak bu kez yalnızca siz varsınız. Sizce bunun nedeni ne?
Monica Schlotthauer: Öncelikle bu davet için sizlere çok teşekkür ediyorum. Ayrıca bizi Girit’ten karşılayıp buraya getiren Türkiye Komitesi’ne de teşekkür etmek istiyorum çünkü Girit’te bizimle ilgilenen tek kurum Türkiye Konsolosluğu ve Türkiye Komitesi oldu; bizi buraya onlar ulaştırdı.
Evet, filodaki tek milletvekili bendim ama geldiğim parti zaten sosyalist bir parti olduğu için, biz yıllardır ülkemizde Filistin mücadelesini destekleyen bir yerde duruyoruz. Ben de Sosyalist Sol’un bir üyesiyim; işçi hareketi ve sol cephenin içinden gelen bir ulusal milletvekiliyim. Aynı zamanda demiryolu işçisiyim ve kendi sendikamla birlikte de bu mücadelenin içindeyim.
Geçen yıl da yine benim üyesi olduğum partiden başka bir ulusal milletvekili yoldaşımız filoya katılmıştı. Arjantin solunun filoda temsil edilmesini önemli buluyoruz çünkü biz ülkemizde yaklaşık 50 yıldır soykırıma ve işgale karşı mücadele ediyoruz.

Evet, Javier Milei açık biçimde hem soykırımı, hem de Benjamin Netanyahu’yu destekliyor ancak bu, Arjantin toplumunun tamamında karşılık bulan bir tutum değil. Biz de hem yolculuk öncesinde, hem de daha önce “Bizim adımıza konuşmuyor” diyerek Milei’nin politikalarını teşhir eden bir kampanya yürüttük.
Neden bu yıl yalnızca benim katıldığım sorusuna gelirsek… Elimde kesin bir bilgi yok ama bir değerlendirme yapabilirim. Geçen yıldan farklı olarak şu anda ortada sahte bir “barış” atmosferi var. Bu sahte barış söylemi altında ise soykırım, işgal ve abluka devam ediyor. Belki geçen yıla kıyasla daha az Filistinli öldürülüyor ama bütün bu süreç normalleştirilmeye çalışılıyor. Tam da bu nedenle Avrupa Birliği ülkeleri bu yıl filoyu desteklemeyeceklerini açıkladılar. Benim analizime göre bu tavır, milletvekillerinin katılımını da engelleyen bir etki yarattı. Bu ikiyüzlü hükümetler politikalarıyla bizi zor durumda bırakıyor olabilir ama biz Filistin halkının mücadelesini desteklemeye devam edeceğiz.
Son olarak şunu söylemek isterim: Filistin kazanacak.
Ö.Ö.: Şimdi son konuğumuz Ezequiel Peressini’ye geçiyoruz. Kendisi de Arjantin’den filoya katılan isimlerden biri. İlk sorum aslında ona da benzer olacak: Filoya neden katılma kararı verdi? Bu yolculuğa dahil olma hikâyesi neydi?
Ezequiel Peressini: Ben uluslararası sosyalist bir örgütün üyesiyim: İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol’un içindeyim. Aynı zamanda Türkiye’deki İşçi Demokrasisi Partisi ile de ortak bir örgütsel bağımız var.
Hem Sosyalist Sol’un, hem de Dördüncü Enternasyonal’in tarihsel programında Filistin mücadelesinin desteklenmesi temel başlıklardan biridir. 50 yılı aşkın süredir uluslararası örgütümüz, bulunduğu her ülkede Filistin mücadelesinin yanında yer aldı; sokaklarda, eylemlerde, dayanışma kampanyalarında aktif oldu.
Filoya katılmamızın temel nedeni de aslında söylediklerimizin ve yazdıklarımızın arkasında durmak, bunu fiilen hayata geçirmekti.
Bu yıl katılmamızın arkasındaki en önemli nedenlerden biri ise, Donald Trump’ın “barış” söylemi altında Filistin’de soykırımın ve ablukanın sürüyor olmasıydı. Biz bunun teşhir edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Aynı zamanda dünya halklarını da bu soykırımı durdurmak için harekete geçmeye çağırmak gerekiyor. Çünkü Filistin’de yaşanan işgal, soykırım ve abluka, bugün emperyalizmin krizinin en görünür ve en çıplak örneklerinden biri.

Ö.Ö.: Son olarak Ezequiel’e bir soru daha sormak istiyorum. Sizlerin alıkonulduğu gecenin hemen ardından Türkiye’ye geldiniz ve ertesi gün 1 Mayıs’tı. Dünyanın birçok yerinde 1 Mayıs gösterilerinde Filistin bayrakları taşındı. Özellikle Yunanistan’da, Yunan hükümetine yönelik ciddi protestolar vardı. Peki Arjantin’de 1 Mayıs gösterilerinde bu filoya yönelik İsrail saldırısı protesto edildi mi?
E.P.: Arjantin’de 1 Mayıs oldukça güçlü geçti. İşçilerin ve Solun Cephesi’nin — Monica’nın da ulusal milletvekili olduğu ittifakın — birlik içinde örgütlediği büyük bir 1 Mayıs’tı.
Ortak 1 Mayıs çağrımızın temel taleplerinden biri de işgale, soykırıma ve ablukaya karşı dünya halklarının Filistin mücadelesinin yanında durmasıydı. Aynı zamanda hükümetlerin İsrail devletiyle ilişkilerini kesmesi için seferberlik çağrısı yaptık. “Nehirden denize özgür Filistin” talebi etrafında mücadeleyi büyütmeye devam edilmesi gerektiğini vurguladık; tarihsel Filistin toprakları Filistin halkının özgürlüğüne kavuşana kadar bu seferberliğin sürmesi gerektiğini söyledik.
Ayrıca 1 Mayıs mitingi sırasında benim, Monica’nın ve Arjantin’den filoya katılan diğer yoldaşlarımızın videoları da gösterildi. Böylece hem filoya yönelik saldırının görünür olması, hem de mücadelenin büyümesi açısından önemli bir adım atılmış oldu. Buradaki temel hedefimiz, ister Arjantin’de, ister başka ülkelerde olsun, işçi sınıfını ve ezilen halkları “Nehirden denize özgür Filistin” talebi etrafında birleştirebilmek.
Bir diğer önemli talebimiz de bütün hükümetlerin İsrail devletiyle ekonomik, askerî, diplomatik ve kültürel ilişkilerini acilen kesmesiydi çünkü bu ilişkiler sürdükçe, İsrail’in yürüttüğü savaş politikalarını mümkün kılan maddi destek ve altyapı da sürmüş oluyor.
Ö.Ö.: Peki, çok teşekkür ederiz katıldığınız için. Kapatmadan önce, son olarak söylemek istediğiniz bir şey ya da dinleyicilere iletmek istediğiniz kısa bir mesaj var mı?
G.D.: Herkesin her gün kendisine şu soruyu sorması gerektiğini düşünüyorum: “Bugün İsrail’in yürüttüğü soykırıma karşı ne yaptım?” İş yerlerinde, sendikalarda, sokaklarda; bulunduğumuz her yerde bu soykırımı durdurmak için mücadele etmemiz gerekiyor ve bir kez daha vurgulamak istiyorum: Saif’e ve Thiago’ya özgürlük.
Ö.Ö.: Çok teşekkürler geldiğiniz için. Görkem, sana da çok teşekkürler. Hem Sumud Filosu’ndan bize bağlandın, hem de bugün çevirmenlik yaptın.
G.D.: Ben teşekkür ediyorum.
Ö.Ö.: Tekrar seninle zaten görüşeceğiz.


